Hayat öyle hızlı ve yoğun akıyor ki geriye dönüp baktığımda bir çok detayı nasıl da unuttuğuma ya da ne kadar hızlı geçiverdiğine şaşırıyorum her defasında. Fırsatları, şanslarımı nasıl değerlendirdiğimi; hayatımı kendi ellerimle yönetip yönetemediğimi, elimde olanı ve olmayanı daha iyi görebiliyorum aynı zamanda.
İki senedir işimi bana sevdiren, bana çok şeyler öğreten bir firmada çalışıyorum. Beraber çalışmayı sevdiğim bu ortamda seçmeyi, bir iş yerinin hangi şartlara sahip olması gerektiğini, olaylar karşısında nasıl davranılması gerektiğini öğrendim; öğrenmeye de devam ediyorum. Hayatımda ilk kez eğitmenlik/danışmanlık görevini yürüttüğüm bu dönemde çoğu zaman kendimi kontrol etmeyi ve dizginlemeyi de öğreniyorum. Ekibimdeki arkadaşlarımın üzerine fazla varsam da onların beni anlayabildiklerini bilmek güzel. Bu hırs ve iş bağımlılığı başıma daha neler açacak, bilemiyorum.
Ağustos ayında askere gideceğimi sanıyorum. Nedense bir türlü kesin gittiğime kendimi inandıramıyorum. Her şey birer şaka gibi geliyor hala.. Okuduğum metinler Türkçe olsa da, anlamakta güçlük çekiyorum. Sorun bende mi, yazanda mı? Bilmiyorum. Gitmeden önce vidiluck'ı olabildiğince tamamlamaya çalışıyorum. Bir yandan da içimde benden sonra gelecek proje yöneticisinin kodu ne kadar iyi yöneteceğiyle ilgili korkular taşıyorum. Bu konuda aşamadığım, kurtulamadığım takıntılarım var. Çalışma arkadaşlarımı rahatsız etse de, neyse ki takım arkadaşlarım uymakta sıkıntı çekmiyorlar.
İlginç bir hayatım var. Yazamadığım detaylar, kendi içimde yaşadığım ve anlatamadığım detaylar beni kemiriyorlar sürekli. Turuncu, gülümseyen hayaller görüyorum sürekli. Hırçınlaşıyor, içime atıp sakinleşmeye çalışıyorum bu sanrılar sonucunda. Etrafıma ve kendime zarar vermemek için kafamı meşgul tutacak şeyler yapıyorum sürekli. İşe de yarıyor. Yaramadığındaysa tek dileğim bir an önce askere gitmek oluyor. Kaçmak, uzaklaşmak en büyük hayalim. Çoğu zaman yaşanılması dayanılmaz olan İstanbul'dan; hatta Türkiye'den kaçmayı, Avrupa'nın ücra bir köşesindeki minik bir şehirde işime yoğunlaşıp hayatımı kazanmayı, kafamın rahat olmasını diliyorum. Bunu yapacak cesaretim olsaydı tabii... Hem böylece insanların rahatlığını düşünmek, başkalarının mutluluğunu kendiminkinin önüne koymaktan da biraz olsa kurtulurdum belki?
Büyüdüğümü, olgunlaştığımı ve vücudumdaki değişimleri gördükçe tüylerim ürperiyor. Bu 25 kg fazlası olan, renksiz adam ben miyim? Ya da gerçekten renksiz miyim? twitter'dan beni takip edenler bu aralar bu konuları fazlaca irdelediğimi görmüşlerdir. Kalıcı dostluklar edinememiş olmamı, telefonumun çok yönlü değil; tek yönlü çalışmasını açıklayamıyorum. İnsanların işlerine geldiklerinde aradığı bir araçtan ibaret olduğumu görünce içim öyle acıyor ki... Bu yazıyı yazdıktan sonra "sen değil, onlar seni kaybetmiş" diye yazanlar olacaktır belki. Bu bile öyle sıradan ve çözüme faydasız ki.... Askere gidenlerin havalara atıldığını, konvoylar halinde "en büyük asker bizim askerleri"'ni, otobüsteki koltuğunu ayarlayıp otobüs kalkana kadar arkadaşlarını öpüp cesaretlendirenleri gördükçe içim bir garip oluyor. Hoş; çocukluğumda da bu yalnızlığın esiriydim ben. Senelerce tek başıma bisiklete bindim, sokakta tek başıma top oynadım, yazlıkta tek başıma denizi izleyip biramı yudumladım. Ortaokuldaki ilk doğum günü kutlamama deli gibi hazırlık yapan anneme sadece 2-3 kişinin gelebildiğini, birini son anda çağırabildiğimi söylediğimde içim nasıl da acımıştı. Kendi potama basket attığıma benzeyen o sayısız günlerin hiçbirini unutamıyorum. O basketi attığımdaki sevincimi de, yaptığım salaklığın verdiği utancı da sadece o 3-5 kişi yaşayabildi benimle beraber. O zaman da tek tabancaydım, şimdi de... Bunun bana garip bir güç verdiğini, her şeyi tek başıma becermek konusundaki hırsımı kamçıladığını ise itiraf etmeliyim.
Anı yaşayan, birbirinden izole (paralel) hayatları yaşamaya çalışan bir adamım ben... Sanırım ömrümün sonuna kadar da böyle gidecek.
